Son güncellenme :20.09.2017 11:14

Anasayfa > Anasayfa > TÜRKİYE’DE LAİK, DEMOKRATİK, ÇAĞDAŞ, PARASIZ, KAMUSAL, BİLİMSEL VE MALİ ÖZERKLİĞE SAHİP BİR YÜKSEKÖĞRETİM İSTİYORUZ

20.09.2017 Çar, 11:14

TÜRKİYE’DE LAİK, DEMOKRATİK, ÇAĞDAŞ, PARASIZ, KAMUSAL, BİLİMSEL VE MALİ ÖZERKLİĞE SAHİP BİR YÜKSEKÖĞRETİM İSTİYORUZ

2017-2018 Akademik yılı, yükseköğretimin, dünya ölçeğinde Ortadoğu’da savaş tamtamlarının sesi yükselirken ve içeride karşı devrimin daralan kıskacında gericileşerek, dinselleşerek, piyasacılaşarak, Atatürk ilke ve devrimlerinden ve evrensel özelliklerinden dizgesel bir şekilde giderek uzaklaştırılarak başlıyor.
Bugün yükseköğretim dizgemiz içerisinde yer alan yaklaşık 8 milyon öğrenci, akademisyeni, idari ve teknik çalışanı ve taşeron işçileri ile yaklaşık 300 bin yükseköğretim işgöreni bu olumsuzluklardan etkileniyor ve etkilenecektir.
Eğitim-İş olarak 1980 darbesinin bir ürünü olan Yükseköğretim Kurumunun ve yasasının kaldırılarak yerine gerçek anlamda bilimsel ve mali özerkliğe sahip çağdaş, parasız, kamusal, laik ve demokratik bir yükseköğretim iklimi oluşturulması gerektiğini savunduk ve savunuyoruz. Ve işimiz, gücümüz bu olduğu ve bunu istemeye hakkımız olduğu için diyoruz ki;  TÜRKİYE’DE LAİK, DEMOKRATİK, ÇAĞDAŞ, PARASIZ, KAMUSAL, BİLİMSEL VE MALİ ÖZERKLİĞE SAHİP BİR YÜKSEKÖĞRETİM İSTİYORUZ. HEMEN ŞİMDİ…
ÜNİVERSİTELER AKP’NİN ARKA BAHÇESİ HALİNE GETİRİLMEK İSTENMEKTEDİR
Ülkemizin birçok kurumu ve değeri gibi yükseköğretim de AKP iktidarının eğitimde niteliği yok eden, ideolojik amaçlarına ve siyaset kurumunun propaganda aracına dönüştüren yapısal değişikliklerle iyiden iyiye aşınmış, değersizleşmiş, sessizleşmiştir. Oysa biliyoruz ki; bilimin temeli sorgulamak, itiraz etmektir. Ancak, Fethullahçı terör örgütünün 15 Temmuz darbe girişimi ve 16 Nisan Başkanlık referandumu ardından siyasi otoritesini daha da pekiştiren AKP, parlamentoyu işlevsiz hale getirerek yürütmeyi kanun hükmünde kararnamelerle sürdürmeye başlamıştır.
OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lerle ilerici, devrimci, aydın, bilim insanlarımızın iş güvencelerine son verilerek üniversitelerden uzaklaştırılmıştır.
676 sayılı KHK ile demokratikliği zaten tartışmalı olan rektörlük seçimleri tamamen kaldırılmış ve üniversiteler doğrudan saraya bağlanmıştır. YÖK’ü kaldıracağız derken, rektörlük seçimlerini kaldırma kararıyla demokrasinin, bilimsel özgürlüğün ve özerkliğin esamesi bile kalmamıştır.
Zira Üniversite bileşenlerinin seçimleriyle değil, tek adam buyruğuyla atanan rektörler; özerk ve bağımsız olması gerekirken siyasi iktidar ile bağını açıkça belli ederek koltuklarını korumaya çalışan üniversite yönetimleri, şimdilerde AKP’nin müfredattan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını çıkartmasını taklit etmektedir.
ÜNİVERSİTELERİ ‘GÜNCELLETTİRMEYECEĞİZ’
Bunun en son örneği, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde yaşanmış, üniversitenin resmi web sitesinde eski rektör döneminde yer alan Türk bayrağı, Atatürk fotoğrafı ve “Cumhuriyeti Seviyorum” yazısı kaldırılmış, okulun sloganı, “Gelenekten geleceğe” olarak değiştirilmiştir. Mevcut rektör bu manidar değişikliği “güncelleme” diye geçiştirmeye çalışsa da, bu değişikliğin temelinde Türkiye Cumhuriyeti’ni AKP’nin “Yeni Türkiye” si olarak güncelleme sevdası olduğu açıktır.
Rektörlük seçimlerinde oy veren öğretim üyelerinin sadece yüzde 19’undan oy almasına rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından atanan bu rektörün, adında Cumhuriyet kelimesi geçen ve Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı Sivas’ta bulunan bir üniversitede bile buna cüret etmesi, üniversitelerimizin geldiği noktayı görebilmek açısından berrak bir örnektir.
AKADEMİNİN İRADESİ ORTADAN KALDIRILMIŞ, KADROLAŞMANIN ÖNÜ AÇILMIŞTIR
Oligarşik nitelikli bir seçim olduğundan hareketle eleştirdiğimiz ve değişmesini istediğimiz rektör seçimlerinin kaldırılarak rektörleri atama yetkisinin doğrudan Cumhurbaşkanına verilmesi kadrolaşmanın önünü açmıştır.
Bunun en güzel örnekleri İzmir’de yaşanmış ve yaşanmaktadır. Rektörlük seçimlerinde 4.sırada oy alan Ege Üniversitesi rektör adayı Cüneyt Hoşcoşkun, Cumhurbaşkanı tarafından rektör olarak atanmıştır. Ardından hakkında FETÖ üyesi olduğu yönünde açılan bir soruşturma kapsamında açığa alınarak, ihraç edilmiştir. Bugün bu rektör yakalama kararı ile aranmaktadır. Bu süreçte boşalan yere Prof. Dr. H. Beril Dedeoğlu vekaleten atanmıştır. Anımsanmalıdır ki, Prof. Dr. Dedeoğlu Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığı dönemindeki geçici seçim hükümetinde Avrupa Birliği Bakanı olarak görev yapmıştır.
İzmir Katip Çelebi Üniversitesi’nin kurucu rektörü olma dolayısı ile daha en başından Cumhurbaşkanının takdirine mazhar olma özelliğini taşıyan rektörü Prof. Dr. Galip Akhan da YÖK tarafından hakkında başlatılan soruşturma nedeni ile istifasını sunmuş ardından emniyette sorgulanarak serbest bırakılmıştır. Son olarak seçimlerde 3. sırada oy almasına rağmen Cumhurbaşkanının takdiri ile Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü’ne atanan Prof. Dr. Adnan Kasman da YÖK tarafından hakkında açılan soruşturma kapsamında açığa alınmış ve yerine seçimlerde kullanılan oyların yaklaşık yüzde 9’unu alarak 5. sırada yer alan Prof. Dr. Erdal Çelik vekaleten atanmıştır. Rektör Çelik’in ilk icraati ise Eğitim Bir-Sen İzmir 2 No’lu Yükseköğretim Şubesi Başkanını Dokuz Eylül Üniversitesi Genel Sekreter Vekili olarak atamak olmuştur. Anımsatmak isteriz Prof. Dr. Kasman da ilk icraat olarak Dokuz Eylül Üniversitesi’nde görev yapan yaklaşık 8.000 işgörene rağmen Milli Eğitim Bakanlığı’ndan bir Din ve Ahlak Bilgisi Öğretmenini genel sekreter olarak atamıştı. İlginçtir o genel sekreter de aynı sendikanın üyesi idi. Kadrolaşmayı başka nasıl anlatabilir ve ortaya koyabiliriz.
Buradan çıkarılacak bir başka sonuç atama ve terfilerde liyakatin yok sayılmasıdır. Çünkü üniversite rektörlerine verilen yetkiler öylesine güçlü ve rektörler öylesine dokunulmazlar ki; dilediği akademisyeni açığa alırken dilediğini yasal anlamda olamayacakları unvanlara getirebilmektedirler. Benzer olarak geçici görevlendirme yetkisi Demokles’in kılıcı gibi tüm akademik, idari ve teknik işgörenlerin başı üzerinde gezinmekte; personel yetersizliğini gidermenin bir aracından çok cezalandırma aracı işlevi görmektedir. Bir yükseköğretim işgöreni rektörlükle ya da rektörlüğe yakın biri ile ters düşmeye görsün, 13/b-4 denen geçici görevlendirme ile anında yerinden, odasından, öğrencilerinden edilmekte bir anlamda sürgüne gönderilmektedir.
Birçok üniversitemizde idari yönetsel kadrolar düzenli olarak görevde yükselme sınavı yapılarak atama yapılmak yerine vekaleten yapılan görevlendirmelerle yönetime yakın ya da sorun çıkarmayanlarca doldurulmakta ve bu vekaleten görevlendirmeler yıllardır sürdürülmektedir. Bu durumda almakta olduğu tazminatı ve koltuğu yitirmek istemeyen ara yöneticiler üstten gelen her talimatın sorgulamadan uygulayıcısı haline gelmektedir. Devlet Memurları Yasası’nın istisna durumlar için düzenlenen alt göreve geçiş maddesi birçok üniversitede farklı bir işlev için; görevde yükselmenin aracı olarak kullanılır hale gelmiştir. Normal koşullarda ve sürede şube müdürü olamayacak bir makam şoförü dahi kanuna karşı hile yapılarak bir anda şube müdürü yapılabilmiştir. Üst görevden alt göreve geçmek özü itibarı ile ben yetersizim demenin bir başka şekli olduğu düşünüldüğünde, üniversitelerimizin birçoğunda azımsanmayacak sayıda şube müdürünün bir üst görevi yapamayan işgörenlerden olduğunu söyleyebiliriz. Kısaca söylemek istediğimiz; üniversitelerimizin rektörlerin keyfince yönetilmekte olduğudur. Keyfi bir idarenin ne derece hukuka bağlı, eşitlikçi, özgürlükçü ve adil olduğunu siz kamuoyunun takdirine bırakıyoruz.
YURT SORUNU HALA KANAYAN YARADIR
Yükseköğretimin bir diğer kanayan yarası öğrencilerin barınma,  yurt sorunudur. Maalesef Kredi Yurtlar Kurumu’nun yurtları yetersiz kalmaktadır. Yükseköğretimde öğrencilerin sadece yüzde 14’ü KYK yurtlarından faydalanabilmektedir. Özel yurtlar da çok pahalıdır. Bunu nedenle maddi durumu uygun olmayan aileler çocuklarını tarikat ve cemaatlerce işletilen yurtlara gitmek zorunda bırakılmaktadır. Gençlerimizin buralarda barınmak zorunda kalmaları ideolojik ve siyasi anlamda yönlendirmelerin, fiziksel taciz ve tecavüzlerin yanı sıra Aladağ örneğinde olduğu gibi sonu ölümle biten trajedilerin önünü açmaktadır.
İDARİ VE TEKNİK İŞGÖRENLER YOK SAYILMAKTADIR
Bilinmesini istediğimiz bir başka konu yükseköğretim idari ve teknik işgörenlerinin kamu kurumları içerisinde en düşük gelir grubunda yer aldıklarıdır. Yükseköğretim idari ve teknik işgörenleri yükseköğretim tazminatı alamazlar. Eğitime hazırlık ödeneği alamazlar. İkinci öğretimde fazla çalışma yaparlar ama çalışmaları 100 saati geçse de karşılığını 50 saat üzerinden alabilirler. Açık öğretim ve ÖSYM sınavları için sınava giriş yerlerini hazırlarlar; temizliğini, iklimini, aydınlatmasını, ısıtmasını, güvenliğini sağlarlar ama o sınavda görev alamaz dolayısı ile küçük de olsa bir gelir sağlayamazlar.
Belediyeler gibi kendi öz gelirleri olmasına karşın ve belediye çalışanları bu gelirlerden sosyal denge tazminatı alabilirlerken yükseköğretim idari ve teknik işgörenleri emekleri ile yarattıkları katma değerden dahi adil bir şekilde pay dahi alamazlar. Memur olmalarına rağmen koruma ve güvenlik görevlileri kadro derece verilmediği için yeşil pasaport bile alamazlar. Ulaşım servisleri yoktur ve bazı meslek gruplarında olduğu gibi belediye otobüslerine parasız ya da indirimli tarifeden binemezler. Bütün bunlardan daha kötü ve acı olarak üniversitelerin öğrencisi, akademisyeni, idari ve teknik işgöreni ile bir bütün olduğunu göz ardı eden kimi akademik çevre tarafından varlıkları ve emekleri ötekileştirilir, yalnız bırakılırlar.
ÇÖZÜM İÇİN TEK BİR YOL VAR
Tüm bu saydığımız siyasi ve maddi koşullar nedeniyle, bilimin yuvası olması gereken üniversiteler, AKP’nin “Yeni Türkiye” laboratuvarlarına dönüştürülme yolundadır. Bu gidişe dur demenin yolu, üniversite bileşenlerinin birlikte hareket ederek, bu haklı talepleri daha gür bir şekilde, hep bir ağızdan duyurmalarıdır. Bu ülkenin üniversitelerinin ve dolayısıyla geleceğinin, sahipsiz olmadığını göstermektir.
Üniversitelerin tüm bileşenlerine çağrımızdır: Tek başınıza fısıldadığınız bu sıkıntılar ve talepler, bir araya geldiğimizde, duymazdan gelinemeyecek gür bir haykırış olacaktır. Türkiye’yi dünyayı düz sananların değil, dünyaya örnek olanların ülkesi yapmak için LAİK, ÇAĞDAŞ, BİLİMSEL, DEMOKRATİK ÜNİVERSİTELER; BU ÜNİVERSİTELERE KAVUŞMAK İÇİN DE EĞİTİM-İŞ ÇATISI ALTINDA TOPYEKÜN MÜCADELE ETMEK GEREKMEKTEDİR.
Üniversitelerimizde ulusaldan evrensele sevginin, barışın, sanatın, kültürün ve bilimin ışığının yayılması dileğiyle, başarılı bir öğretim yılı diliyoruz. Cumhuriyetin kurucuları ve kurucu değerleri yol göstericiniz olsun.
Bu yazıyı paylaş

YORUMLAR

Toplam 0 yorum bulunmaktadır.

*